
Günümüz kent koşullarında yoğun iş telaşı, çoluk-çoluk
ve geçim derdiyle uğraşırken bazı değerlerimizi hızla kaybetmiyor
muyuz?
Zaman zaman eski mahallemizi, oradaki dostluğu, annelerimiz defalarca çağırana kadar oynadığımız oyunları özlemiyor muyuz?
Bilgisayarda
oyun oynayan veya televizyondan gözlerini ayırmayan çocuğumuza
baktığımızda “nasıl kurtarırım onu buradan” düşüncesi hepimizde yok mu?
İşte
bu düşünceler bizi aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız şenliği yapmaya
teşvik etti. ORDOS dağcılığın yanı sıra bir arama kurtarma derneğiydi
ve sonuçta bu da bir çeşit
kurtarma değil miydi!?
Çelik Çomak Şenliği'nin İlk Günü
Serdar Gülsöken
Aynı zamanda akademik üyeleri olduğumuz ORDOS adına, Çelik Çomak
Şenliği gibi bir organizasyonu düzenledikleri için gençlere tüm
içtenliğimizle teşekkür ediyoruz;
- Günümüz koşullarında böylesi bir işi başarıp bunca insanı bir araya getirdikleri için,
- Çocuklara başka türlü bir yaşam olduğunu da gösterdikleri için,
- Orta yaş ve üstündekileri bir günlüğüne de olsa geçmiş günlere döndürdükleri için.
Bize söz verin çocuklar bunu her sene tekrarlayalım...
Prof. Dr.İnci Gökmen,
Prof. Dr. Ali Gökmen
ODTÜ Kimya Fakültesi
|
3 Haziran 2001 Pazar sabahı*, otobüsler ve kendi araçlarıyla Işık Dağı yakınındaki
Salın Yaylası’nda çok sayıda insanı bir araya getirmiştik. Yola
çıkmadan dağıttığımız küçük broşürde
mendil kapmacadan topaç çevirmeye, yağ satarımdan, yakantopa oynanacak oyunlar ve kurallarını miniklere tanıtmış, büyüklere hatırlatmıştık.
Tam anlamıyla 7’den 70’e denilebilecek grubumuzda, kimileri oyunların
tümünü bilmenin ve hepsine katılmanın iddiasındaydı, kimileri ise
“saksıda geçmiş” tabir ettiğimiz bir çocukluğun etkisiyle çekingen
duruyordu. Kısacık bir yerleşme molasından sonra ilk oyunumuz olan
yakantop’un
takım kadroları okundu. Gelirken araçlarda oyunlara göre katılımcıları
belirlediğimizden kızlı-erkekli, çocuklu-büyüklü eşit takımlar yapmak
zor olmamıştı. Bir grup 2 ayrı sahada oynanan
yakan topa devam ederken, başka bir grup da 5’erden oynanan
minyatür futbola
başlamıştı bile! Kurallar eskinin aynısıydı; 3 korner 1 penaltı, bel
üstü gol yok ve tabii ki atan alır! Tüm bunlar olurken, geçmişin
ip atlama
uzmanı anneler boylarına yaklaşmış çocuklarıyla “otur da kalk, sigaranı
yak, keyfine bak” nidalarıyla havalarda uçmaya başlamışlardı. Bir
arkadaşımızın bin bir uğraşıyla yaptığı bir zamanların kazı-kazanı olan
“
şans-talih-kader-kısmet”in beklenenin çok üstünde ilgi
görmesiyle oyunlar kısa bir süre sekteye uğradıysa da büyük hediye olan
ORDOS baskılı kazağın minik bir talihliye çıkmasıyla ilgi azaldı.
Misket şıkırtılarının geldiği köşede ise ustalar parmaklarını konuşturmaya başlamıştı,
müselles (üçgen)’in
içine herkes payını dikip çizgiye doğru açıldığında vakit öğleyi
bulmuştu, günün yaşça da çocukları olanlar şaşkınlıkla bir oraya bir
buraya koşuyor, her oyunu öğrenmek, hepsine katılmak istiyorlardı ama “
istop her şey benden” ile “
apu-tapu her şey benden” arasındaki farkı da bir türlü anlayamıyorlardı!..
Hiçbir zaman
mahallede gecelere kadar oyun oynayan bir çocukluk/gençlik dönemi
geçirmedim. Bunun nedeni önce orta okullara, sonrasında üniversite
sınavlarına hazırlık kursları, okulda da yoğun ders temposuydu belki,
belki de sıkça ev taşınmalarının verdiği yeni çocuk olmanın
çekingenliği...
Bunun acısı zaman zaman içimi sızlatır dururdu, Ordos’un Çelik Çomak
şenliği duyurusu geldiğinde doğrusu hem sevindim hem de birazcık
korktum; Çünkü açıklama kısmında yazan oyunların bir kısmını
biliyordum, diğerlerini ise duymuştum ama hiç oynamamıştım. Fakat o
güneşli Haziran sabahı Salın Yaylasına vardığımızda korkum tamamıyla
geçmişti.
Sanki 11-12 yaşındaydım, yakan topta en son vurulanlar arasındaydım, ip
atlamada ise hiç fena değildim doğrusu, birdirbirin pek bana göre
olmadığını 8’lerde anladıysam da yeni öğrendiğim uzun eşşek’te! kazanan
takımın bir üyesiydim.
O yıldan beri şenliği hiç kaçırmadığım gibi ta İzmir’lerden annemi bile getiriyorum zaman zaman...
Işıl Tokcan, Avukat

Yağ satarım, dalya ve çivili tahtadaki maçlar tüm hızıyla
devam ederken kimse yemek yemekle vakit kaybetmek istemiyordu, bu kadar
insan piknikteydi ve ortada mangal yoktu, bu nasıl piknikti canım!
Oyunlarda yanan ya da sırasını bekleyen hızla koşturup sepetinden
ağzına iki dolma atıp tekrar yerini alıyordu. Bazıları her zamanki
piknik adamı tavrıyla “Hanım, börekleri çıkartsan da yesek” dese de
ebelerin bacakları arasında gerili lastiğe çift ayağıyla sertçe
zıplayan eşinden aldığı yanıt şöyle oluyordu:“Böreklerle kuru köfte
sırt çantasında, git kendin al!”.
Doçentlik
sınavlarına hazırlandığım o günlerde evimize yakın dostlarımızdan gelen
bir iletiyi doğrusu hiç önemsememiştim. Sabahlara kadar ders
çalışıyordum, bırakın şenliğe katılmayı 4 yaşındaki kızıma bile doğru
dürüst zaman ayıramıyordum, evdekiler pizza yemekten İtalyanca
konuşmaya başlamak üzereydiler.
Ancak eşimin ısrarı ve biraz olsun rahatlayabileceğim düşüncesiyle
cumartesi geç saate kadar ders çalıştığım için Pazar öğleye doğru
şenlik yerine gittik.
Tanrım ne büyük hataymış sabahtan gelmemek, önceki şenliklere katılmamak ve ben ne güzel lastik oynarmışım zamanında!
Doç. Dr. Suzan Özer
Hacettepe Üniversitesi Psikiyatri Bölümü
|
Öğleden sonra 16’şar kişiden oluşan
halat çekme takımları, “aldım-verdim” sonucu belirlendi ve minik
bir derenin iki yakasında yerlerini aldı. Düdükle birlikte herkes
olanca gücüyle halata asılmaya başladı ama daha güçlü görünen takım
nedense diğerlerini yerinden kımıldatamıyordu. İşin tuhafı diğer takım
pek de kuvvet harcamıyor gibiydi. Bir süre sonra gerçek anlaşıldı;
güçsüz takımın uyanıkları, halatın ucunu arkalarındaki kocaman ağaca
bağlamışlardı! Mızıkçıların azarlanmasından sonra oyun tekrar başladı
ve favoriler kazandı. Dereye dökülen düşmanın! cezası rakibi en yakın
tepeye kadar sırtta taşımaktı.
Birdirbir günün en ilgi çeken oyunlarından biriydi, fakat
dokuzum durak’dan sonrasını beceren çok fazla babayiğit çıkmayınca eski kuralların birazcık dışına çıkıldı. Hemen ötedeki ağaçların altında
körebe oynayan minikler, kendilerini yakalamak isteyen anne-babalarına usta vücut çalımları atarken yanlarındaki düz zeminde geçmişin
topaç ustaları, öğrencilerine işin inceliklerini bıkmadan anlattılar.

Dönüş saati geldiğinde kimse oyuna doymamıştı. Otobüsteki son sürpriz ise bir zamanların eşsiz tadı
leblebi tozuydu.
10 yaşındaki kızım, bunca emekle hazırlanmış tuzlu ve şekerli bu
tadı fazla sevmese de şu cümlesi pek çok şeyi anlatıyordu:
“Baba tüm bu oyunları oynar mıydınız gerçekten? Ben de o zamanlarda yaşamak isterdim...”
Katılan
herkes, şenliğin tekrarı için bir sene beklemek istemediklerini
söylerken ben hala, “chat, barbi, tv” müsellesinin dışına çıkamayan
çocuklarımız için başka ne yapabiliriz diye düşünmekteydim...
İşyerimdeki
posta kutuma ORDOS’lu dostlar tarafından gönderilen “Çelik Çomak
Şenliği” duyurusu geldiğinde nasıl heyecanlandım anlatamam. Ben ki
geçmişin misket ustası bunu çocuklarıma bir türlü anlatamamışım, işte
fırsat karşımda duruyordu! O sabahı eşimle beraber zor ettik, sabah
erkenden nevaleyi piknik sepetine doldurup hareket noktası olan Tunus
Caddesine ulaştık. Kalabalık inanılmazdı, herkesin gözlerinde farklı
bir heyecan; kimileri benim gibi yıllardır beklediği fırsatın karşısına
çıktığını düşünüyor, kimileri ise duyuruda anlatılan oyunların bir
çoğunu ilk defa duymanın merakıyla sabırsızlanıyordu. Çocukların
soruları ise bir türlü bitmek bilmiyordu. Sonunda otobüsler hareket
etti, Yolda dağıtılan oyunların açıklamaları bir kısım meraklıyı biraz
rahatlattıysa da çoğunun heyecanı daha da artmıştı.
Göl kenarında harika bir yer olan şenlik alanına vardığımızda saat 9’u
biraz geçmişti. Organizasyon oldukça iyiydi ve oyunlar vakit geçirmeden
başladı. Eşim çocukları unutup lastik oyunundaki maharetini gösterirken
ben minyatür futbolda Maradona’ya taş çıkarırcasına çalımlarımı
atıyordum. Devrede iki oğlumun da 5’er penaltı yarışmasında yarı finale
kaldığını görünce bayağı gururlandım doğrusu. Akşama kadar her oyuna
katılmak istediğim halde Çelik Çomak, Minyatür Futbol ve Misketin
dışında biraz da Yakantop oynamaya ancak vakit bulabilmiştim.
Dönüş yolunda onca yorgunluğa rağmen ağrıyan bacaklarım değil eski günleri özlemenin sızısıydı galiba beni uyutmayan...
Mahmut Altıntaş, Fotoğraf Stüdyosu Sahibi
İlgili Bağlantılar
Fotoğraf Galerisi -> Çelik Çomak Şenliği, 2004
Fotoğraf Galerisi -> Çelik Çomak Şenliği, 2006
Fotoğraf Galerisi -> Çelik Çomak Şenliği, 2008
*2001'den sonra her yıl düzenli olarak yapılan şenliğimiz 2005
yılında - bu yazının başlangıç cümlesindeki nedenlerle - yapılamamış
olsa da 2006'da öncekilerden daha güzelini yapma yolunda çalışmalar
başlamıştır.
Not: ORDOS’un Çelik Çomak Şenliği'nden sonra başka
grupların da benzerlerini düzenlemesi sanılanın aksine bizi
sevindirmektedir. Bu tür şenliklerin çoğalması için istenecek her türlü
yardıma seve seve hazır olduğumuzu buradan tekrarlayabiliriz.